|
Ardahan’ın Damal ilçesine değil, Dünya’ya geldim. Sene 1969 Nisan’nın 5’i yazar kimlikte
ama annem hasat zamanı der.
Adım Adalet. Ağabeyimin 19 mayıs için ezberlemeye
çalıştığı Ahmet Arif’in "adiloş bebem" i okunmaya başlayınca evde adım “Adiloş” olmuş. Oldu, hala derler. Daha da kısaltıp “adim” dediler, hala derler.
Lal demişler önce sonra duymadığı için konuşamıyor deyip sağır teşhisini koymuşlar ama yanılmışlar. Hasta olanlarımız olmuş, ölenler ölmüş, ben kalanlardan.
Oyunlarımızı kendimiz kurar, oyuncaklarımızı kendimiz yapardık. Kardan evlerimiz olurdu, kardan adamlarımız, Apak. Karasını çamurdan yapardık. Ondandır ellerimizin marifetli oluşu. Güneşin doğuşunu batışını gördük. Ulgar dağının başından rüzgâra kapılıp bulutların gelişini ve üstümüze bardaktan boşalırcasına inişini gördük. Arkasından gökkuşağını rengârenk. Ufkumuz geniş oldu olanaklarımız dar. Büyüdük. Büyüdüm.
Ben resim yapardım öğretmenlerim alırdı. Ödevin dışında resim yapmadık. Çoğu zaman boş geçerdi müzik derslerimiz gibi resim derslerimizde, sanata önem vermedik. Lise bitti. Üniversite iki aşamalı. İlkini kazandım, ikincisini kaybettim, kayboldum. Oncacıktım, küçücük. Rüyada mıydım rüyamı görüyordum. Kendime geldiğimde duldum 19 unda. 19 unda kadın. Ne kimse beni anlar ne ben kimseyi ne de kendimi ben. Kimdik?
Sığamayıp sırtlandığımız ne? Oturup sık sık çözüyorum yükümü. Bakıyorum. Felsefesinde filozofuna, sanatından sanatçısına, bilimine, savaşlarına, medeniyetlerine, vasılına, yoksuluna ne varsa dünden bugüne.
Bazen erişilmez uzak, bazen uzatıversek ellerimizi tutulacak gibi yakın. Yaşamak. Kaleme aldığımız bir romanı okumak gibi bilerek, üreterek, paylaşarak yaşamak. Velhasıl taşınan biziz, taşıyan biz.
|